Mecburiyet ve Dönüşüm
Bir dili öğrenmenin en iyi yolu nedir?
Kurs mu? Duolingo mu? YouTube'dan ders dinlemek mi? Kitap okumak mı?
Hiçbiri.
Tercih değil, çaresizlik
30 yaşını geçmiş bir insanın yeni bir dil öğrenmesinin tek gerçekçi yolu, o dilin konuşulduğu bir ülkeye taşınmak ya da sadece o dilde eğitim veren bir okula girmektir. Başka bir yolu yoktur. Var gibi görünür ama yoktur.
Neden? Çünkü tercih ile mecburiyet arasındaki fark, niyetle sonuç arasındaki fark kadardır.
Duolingo'yu indirirsiniz. İlk hafta her gün açarsınız. İkinci hafta iki gün atlarsınız. Üçüncü hafta streak'iniz biter ve uygulamayı silersiniz. YouTube'dan "İspanyolca'yı 30 Günde Öğren" videosunu izlersiniz, ilk 10 dakikada sıkılırsınız. Akşam kursuna yazılırsınız, üç ay sonra hâlâ garson'a "la cuenta por favor" bile diyemezsiniz.
Ama o dilde eğitim veren bir üniversiteye kayıt olduğunuzda, sınav o dilde. Ödev o dilde. Kantindeki menü o dilde. Ev sahibiniz o dilde konuşuyor. Marketteki kasiyer o dilde konuşuyor. Artık seçeneğiniz yok. Ya öğrenirsiniz ya da günlük hayatınızı sürdüremezsiniz. Beyin "istersen öğren" modundan öğrenmezsen yaşayamazsın moduna geçtiğinde, öğrenme hızı kıyaslanamayacak kadar artar.
Tercihe bağlı öğrenme, bir yaştan sonra neredeyse hiç işe yaramaz. Motivasyon tükenir, günlük hayat araya girer, öncelikler değişir. Ama mecburiyet bunların hiçbirine aldırmaz. Mecburiyet, motivasyona ihtiyaç duymaz.
Herkes "iyi fikir" dedi, kimse yapmadı
2019'a kadar evden çalışma bir fikir olarak hep masadaydı. Herkes teoride "iyi bir şey" diyordu. Şirketler blog yazıları yazıyordu, "geleceğin ofisi" panelleri düzenleniyordu, esneklik herkesin ağzında bir buzzword'dü.
Peki pratikte ne oluyordu?
ILO verilerine göre Türkiye, pandemi öncesinde evden çalışma oranının yüzde 5'in altında olduğu ülkeler kategorisindeydi. TÜİK'in 2016 hane halkı işgücü araştırması daha da çarpıcı bir tablo ortaya koyuyordu: özel sektör çalışanlarının sadece yüzde 2,6'sı evden çalışıyordu. Eurostat'ın sıralamasında Türkiye yüzde 3 ile Avrupa'nın en alt sıralarındaydı.
"Uzaktan çalışma genel olarak Türk çalışma kültürünün çok aşina olduğu bir uygulama değil" diye özetliyordu akademisyenler durumu. Doğruydu. Çok uluslu teknoloji şirketlerindeki bir avuç beyaz yaka dışında, Türkiye'de evden çalışma fiilen yoktu. Bankacılıkta, perakendede, üretimde, hizmet sektöründe herkes her sabah kalkıp işe gidiyordu. "Evden çalışma" çoğu şirkette ayda bir-iki gün, o da yönetici onayıyla, istisna olarak verilen bir ayrıcalıktı. Mainstream değildi. Norm değildi. Kültür değildi.
Sonra 15 gün yetti
Mart 2020'de Türkiye'de ilk COVID-19 vakası açıklandı.
İlk 15 gün içinde Türkiye genelinde yapılan bir ankete göre, katılımcıların yüzde 48,7'si tamamen evden çalışmaya geçtiğini, yüzde 43,2'si kısmi geçiş yapıldığını belirtti. Sadece yüzde 8,2'si işyerinden çalışmaya devam ettiğini söyledi.
On beş gün. Yüzde 2,6'dan yüzde 48,7'ye. On beş günde.
Daha bir ay önce "bizim sektörde uzaktan çalışma olmaz" diyen genel müdürler, Zoom lisansı sipariş ediyordu. "Çalışanlarımız ofiste daha verimli" diyen İK direktörleri, evden çalışma politikası yazıyordu. Harvard Business School profesörü Tsedal Neeley'nin dediği gibi, kuruluşların büyük çoğunluğu tüm iş gücünü bir anda uzaktan çalışmaya geçirmeye hiç hazır değildi. Ama hazır olmak zorunda kaldılar.
Kimse evden çalışmayı seçmedi. Herkes evden çalışmaya mecbur kaldı.
Ve olan şu oldu: çalıştı. Mükemmel miydi? Hayır. Ama herkesin "imkansız" dediği şey, mecburiyet sayesinde iki haftada normalleşti. Şirketler araçları öğrendi. Çalışanlar rutinlerini kurdu. Toplantılar dijitalleşti. İşler ilerledi.
Stanford ekonomisti Nicholas Bloom ve ekibinin araştırmasına göre, pandemi öncesinde tam iş günlerinin sadece yüzde 6'sı evden yapılıyordu; 2020 baharında bu oran yüzde 50'yi aştı ve 2023'ten bu yana yüzde 28 civarında sabitlendi. Türkiye'deki tablo da benzer: Ipsos'un araştırmasına göre pandemi öncesi yüzde 13 olan uzaktan çalışma oranı, pandemi sonrasında yüzde 27 seviyesinde kalıcı hale geldi.
Yıllarca süren "farkındalık kampanyaları", blog yazıları, konferans panelleri ve pilot projeler, tek bir mecburiyet anının yapabildiği dönüşümün yanında sönük kaldı.
Tanıdık tablo
Ve bugün önümüzde yapay zeka var.
Tablo tanıdık görünüyor mu? Görünmeli.
Şirketler "AI stratejisi" dokümanları hazırlıyor. "AI dönüşümü" panelleri düzenleniyor. Pilot projeler başlatılıyor. İç eğitimler veriliyor. Farkındalık kampanyaları yapılıyor. LinkedIn'de her gün yeni bir "AI çağı" paylaşımı çıkıyor.
Ve pratik? Şirketlerin yüzde 88'i düzenli AI kullanımı raporluyor ama liderler hayal kırıklığı içinde: verimlilik kazanımları beklenenin çok altında kalıyor, çalışanlar araçlarla deneme yapıyor ama bunları gerçek iş süreçlerine entegre etmiyor. Sorun teknolojide değil, çalışanların sektörel kaygılarında ve organizasyonel atalette.
HBR bunu "son kilometre problemi" olarak tanımlıyor: AI araçları mevcut, erişim sağlanmış, pilotlar başarılı ama hiçbiri kurumsal ölçekte gerçek dönüşüme dönüşmüyor. Bir banka 250'den fazla yapay zeka uygulaması geliştirmiş, bir giyim şirketi 18.000 finans sürecini otomatize etmiş ama kazanımlar hâlâ lokalize kalmış.
Çoğu şirkette yapay zeka kullanımı hâlâ bireysel merakla sınırlı. Evden çalışmanın 2019'daki yüzde 2,6'sı gibi. Herkes "iyi bir şey" diyor ama kimse gerçekten yapmıyor.
Çünkü henüz mecburiyet yok.
Tetik ne olacak?
Dil öğreniminde olduğu gibi, evden çalışmada olduğu gibi, yapay zeka da ancak ve ancak şirketler mecbur kaldığında gerçek anlamda yaygınlaşacak. Tercih ile değil, zorunlulukla.
Bu mecburiyetin ne olacağını bilmiyorum. Belki küresel ölçekte bir ekonomik kriz, şirketleri daha az insanla daha fazla iş üretmeye zorlayacak. Belki belirli sektörlerde yaşanacak ciddi bir insan kaynağı daralması, otomasyonu tercih olmaktan çıkarıp tek seçenek haline getirecek. Belki bir rakibin yapay zekayı başarıyla kullanmasıyla gelen rekabet baskısı, "biz de yapmak zorundayız" refleksini tetikleyecek. Belki hepsi bir arada, belki hiçbiri değil ve henüz öngöremediğimiz bambaşka bir şey.
Ama bir şeyi biliyorum: o an geldiğinde, dönüşüm hızı herkesi şaşırtacak. Tıpkı Mart 2020'de olduğu gibi. Daha bir ay önce "bu bizim sektörde olmaz" diyenler, bir ay sonra tam ortasında olacak.
Soru AI'ın yaygınlaşıp yaygınlaşmayacağı değil.
Soru, mecburiyetin ne zaman ve nereden geleceği.
Hazır olmak için o anı beklemeye gerek yok. Ama tarih bize şunu gösteriyor: çoğunluk, bekleyecek.